Mustafa Balbal: HDP ile CHP’nin Muhataplık Paradoksu - Nerina Azad Tarafsız ve güvenilir Kurd ve Kurdistan haberleri - Peşmerge, Barzani
Mustafa Balbal Son Makaleler

HDP ile CHP’nin Muhataplık Paradoksu

CHP’nin Kürd sorununun çözümü konusundaki hamlesine bakıldığında, kendi statükocu anlayışıyla örtüşmeyen “muhataplık” söylemini etraflıca mütalaa etmeden sarf ettiği anlaşılıyor. Çünkü, muhataplık durumu kendinden olmayan biriyle karşılıklı şekilde gerçekleştirilen bir müzakere biçimidir. O nedenle, bilmeden de olsa, sarf ettiği bu söylemiyle bu ülkede Kürd’lerin birinci sınıf yurttaş statüsünde olmadığını bir kez daha ifşa etmiş oldu.
HDP ile CHP’nin Muhataplık Paradoksu
Makaleyi Paylaş

CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun basına yaptığı açıklamada, “Kürd sorununun çözümü konusunda HDP’yi muhatap alırız” söylemi “tekçi-Türkçü” Kemalist CHP’nin mantık tekniğiyle taban-tabana çelişik bir söylemdir. Çünkü, bu ülkede var olan/var edilen Kürd sorunu, CHP politikasının ana omurgasını biçimlendiren tekçi-Türkçü Kemalist düşüncenin başat bir eseridir. Dolayısıyla, Kürd sorunu, CHP’nin tek partili dönemde yürüttüğü inkâr politikalarının bariz bir sonucu olarak, günümüze sirayet eden siyasal bir enkazdır. Bir asır öncesinden dünyayı yıkıp geçen faşizm kasırgasının alışkanlıklarıyla hala siyaset güden CHP, o dönemin kalıntısı olan Kemalist ilkelerle, günümüz olgularına karşı refleks göstermeği sürdürmektedir. Bir Kürd partisi olmadıklarını her defasında deklere eden HDP’yi, kimi zaman bir Kürd partisi olmakla itham ederek, PKK örgütüyle arasına mesafe koymaması ve Kemalist bir Türkiye partisi olma arzusuyla siyaset yapmamasını gerekçe göstererek, yanında görünmekten bile sakınmıştır. Daha da ötesi, Kürd sorununun var olduğunu söyleyen bazı HDP milletvekillerinin cezaevine yollanmasında iktidar partisine nicel destek sunan CHP’nin statükoculuğu, Kürd sorununun çözümüne tezat oluşturmaktadır.

CHP’nin Kürd sorununun çözümü konusundaki hamlesine bakıldığında, kendi statükocu anlayışıyla örtüşmeyen “muhataplık” söylemini etraflıca mütalaa etmeden sarf ettiği anlaşılıyor. Çünkü, muhataplık durumu kendinden olmayan biriyle karşılıklı şekilde gerçekleştirilen bir müzakere biçimidir. O nedenle, bilmeden de olsa, sarf ettiği bu söylemiyle bu ülkede Kürd’lerin birinci sınıf yurttaş statüsünde olmadığını bir kez daha ifşa etmiş oldu. Yine konuya başka bir açıdan bakıldığında, HDP’ye bir Kürd partisi olduğu anlamı yükleyerek muhatap almak istemesi, aslında Kürd’lerin bu ülkenin ötekisi olduğunu, dolayısıyla demokratik ve insani haklarının yok sayıldığı gerçeğini yine bilmeden de olsa ortaya koymuş olmaktadır. Diğer yandan, bu sistemin CHP’si ve türevleri, yeri geldiğinde “Kürd’ler bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır” derken, aslında böylece var olan Kürd sorununu baştan yok saymış olmaktadır. Çünkü birinci sınıf bir yurttaşın kimlik ve benzeri sorununun olması olası değildir. Dolayısıyla, CHP’nin ifade topluluğuna etraflıca bakıldığında, paradoksal bir algıyla soruna yaklaştığı anlaşılmaktadır.

Kemalist sistemin bir eseri olarak kronikleşmiş olan Kürd sorununun çözümü noktasında CHP başından beri muammalı hareket etmektedir. Dolayısıyla Kürd sorununu hangi kriterlere göre ve neleri nasıl çözeceğini detaylandırmaktan kaçınıp, sadece “bana güvenin” demekten öteye gidememektedir. Kuşkusuz, Kürd’ler CHP’ye güvenmemektedir ve güvenmeyeceklerdir. Çünkü Kemalist CHP, kurulduğu 1923 tarihinde de Kürd’lerin kendisine güvenmesini söylemiş ve güvenini aldıktan sonra ise, onları yüz yıl hak ve hukuktan yoksun bırakmıştı. Geçmişin kıyım ve hatalarıyla yüzleşmeden bu güveni tekrar kazanması olası değil. Hal böyle oluncada, öyle anlaşılıyor ki: “tekçi-Türkçü-Kemalist” sistemi dipten sarsan mevcut “tekçi-Türkçü-islamist” iktidarı devirmek için, Kürd’leri yanına yedeklemek adına birtakım duygularını okşamaktan öteye gidemeyecek bir çözüm taktiği peşindedir. CHP’nin geçmişten günümüze sürüp gelen politik siciline bakıldığında, CHP’nin, Kürd sorununu çözebilme niyet ve kabiliyete sahip olmadığı anlaşılmaktadır.

HDP’nin de, Kürd sorununun çözümüne ilişkin bakış açısı bir okadar paradoksaldır. Aslında HDP’nin bir yandan demokratik mücadeleyi esas alması, diğer yandan PKK örgütünün silahlı mücadelesinin gereksizliğine vurgu yapmaması ve her platformda Abdullah Öcalan’ın kendileri için önem arz ettiğine vurgu yapması, kamuoyunda ciddi bir çelişki ve itimatsızlığa neden olmaktadır. Bu itimatsızlık, bir yandan CHP’nin iddia ettiği çözüme ilişkin manevra alanını daraltırken, diğer yandan da yine CHP’nin savunduğu Kemalist milliyetçilik ilkeleriyle örtüşmemektedir. Bu nedenle, Türkiye’de tüm toplumsal katmanlarca HDP’nin PKK örgütüyle özdeşleştirilmesi ve bu yönde sokağın manipüle edilmesi, HDP’nin muhataplığına engel teşkil edeceğini şimdiden kestirmek zor olmasa gerek. Dolayısıyla böylesi bir engelin olası CHP iktidarı tarafından aşılması zor görünüyor.

Aslında ülkenin tüm katmanlarınca HDP’nin bir Kürd partisi olarak nitelendirilip ötelenmesi olgusu tamamen genel bir yanılgıdan ibarettir. Çünkü, HDP kendisine atfedilen sıfatın tam aksi bir siyasal perspektife sahip olduğunu her platformda kamuoyuna deklere ederek, bir Kürd partisi olmadığını her defasında vurgulamaktadır. Böylece, HDP Kürd sorununun çözümüne ilişkin bir takım önerilerde bulunan diğer muhalefet partilerinin sadece bir tık ilerisi bir öneriye sahip olduğunu zaten göstermektedir. HDP’nin Kürd sorununun çözümüne ilişkin diğer partilerden tek farklı söylemi ise, her şeyden önce Abdullah Öcalan’ın bireysel sorunlarıyla ilgilenmeyi kendine başat bir görev saymasıdır. Bu da Kürd sorununun kırıntılar ölçüsünde de olsa, yasal zeminde çözüme kavuşturulmasının önünü tıkayan muammalı bir dayatmadır. Kürd sorununun çözüm tartışmaları mevzubahis olduğu her dönemde, HDP nedense Öcalan faktörünü zımnen de olsa öne sürerek çözümü dile getirenlerde ve tüm kamuoyunda öfke patlamasına neden olmaktadır. HDP zımnen de olsa, 25 milyon Kürd’ün kimlik sorunu çözümünün önüne ön koşul olarak pek çok defa Öcalan şartını öne sürmesi tutumu çok muammalı ve kaygı verici bir engel ve yersiz bir dayatma olarak görülmektedir.

HDP, Kürd sorununun çözümüne ilişkin politik faaliyetlerini yasal ve demokratik bir zeminde etkin bir şekilde sürdüreceğini tabanına ve tüm kamuoyuna vaat ederek, yığınların oyunu almaktadır. Görüldüğü üzere, yığınların ona verdiği bu yetkiyi gereken yol ve zeminde kullanmayarak, bu yetkiyi Abdullah Öcalan’ın bireysel sorunlarını öncelemeğe kullanmaktadır. Bu limitin kullanımı oldukça düşündürücü bir durumdur. Olup bitenden anlaşıldığı üzere, Öcalan’a verilen önemin ihtivasına bakıldığında, partinin köşebaşlarını tutmak isteyenler ile halihazırda bu köşebaşlarını elinde tutup kolektif şekilde kaymağı kaşıklayanların varlık sebebi olmaktan öte bir şey olmadığı görülmektedir. Bu duruma karşı ses yükseltenler toplum içerisinde itibarsızlaştırılmakta, kayıtsız kalanları ise telkinle hipnotize edilerek, iradelerine konmaya devam etmektedirler. Durum böyle oluncada, Türkiye kamuoyunda Kürd halkının demokratik mücadelesine dönük ciddi oranda engel ve antipatiye neden olmaktadır.

Mevcut iktidar partisi başta olmak üzere, hiçbir parti, devletin paydaşlığı olmadığı için bugüne değin Kürd sorununu çözememiştir. Çünkü Kürd sorunu herhangi bir partiyle çözülecek bir konu değil ve olamaz. Partiler ancak kırıntılar ölçüsünde çözüm üretebilirler. Örneğin Türkiye’de tüm partiler: Kürd’lerin çarşı-pazarda Kürdçe konuşmalarını, çocuklarına Kürdçe isim koymalarını, televizyonlarda Kürdçe şarkı okumalarını sağlamakla ve bir üniversitede Kürdoloji kürsüsünü kurmakla Kürd sorununu çözebileceklerini sanmaktadırlar. Oysa, mevcut iktidar partisi de yukarıda sıralanan kırıntılarla Kürd sorununu çözeceğini sandı, ama olmadı. Halbuki bu durum defalarca sınandığı halde, Kürd sorunu çözülememiş ve olduğu gibi devam etmiştir. Çünkü her defasında, devlet kurumları bu soruna dahil edilmeden, demokratik ve bilimsel metotlarla sorunun kaynağına inilmemiştir.

Ülkenin doruğundan çaycısına kadar, hiç kimse bu ülkede var olan Kürd sorunu olgusunu kabul etmemektedir. Dolayısıyla ülkenin neredeyse tüm katmanları “Kürd sorunu çözümü” denilen kavramı kendi literatür ve lisanlarından tamamen çıkarmışlardır. Çünkü Kemalist sistem, bir asır boyu tüm organlarıyla toplumun kılcal arterlerine kadar nüfuz ederek, toplumu demokratik bir anlayıştan yoksun bırakıp, “tekçi-Türkçü’lükle” koşullandırmıştır. Sosyolojik olarak, bir asırda oluşan bu antidemokratik kültürün bir günde yok edilmesi olası değildir. Demokratik bir kültürün oluşabilmesinin kanallarını açabilmek için, devlet tüm organlarına bu yönde işlerlik kazındırması gerekir. Dolayısıyla, devlet ve hükümet eliyle toplum demokratik yönden değişime kanalize edilmekle bilinçli bir toplum oluşturulursa sosyal ve siyasal sorunlar çok daha kolay çözüme kavuşabilir. Aksi durumda, ülke sorunlar yumağından hiçbir zaman kurtulamaz. Eğer toplum demokratikleştirilemezse devlet bürokrasisi de bu kültürden nasiplenemez. Sonuç itibariyle, toplumun demokratikleştirilmesiyle tabii olarak devlet de demokrasiyle taçlanmış olur. O bakımdan, tüm sorunlar gerek anayasal ölçüde, gerekse kamuoyu bilincinde daha çabuk çözüme kavuşmuş olur.

Bu bakımdan, Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini yenilemek ve uygar dünyaya uyarlamak durumundadır. O nedenle, kurumsal devlet niteliği temelinde, Kürd sorununu çözmek gibi bir başat ödevinin olduğunu fark etmelidir. Bugün anayasada Türkler hangi haklara sahipse, Kürd’lerin de aynı haklara sahip olmasının bir elzem olduğunu kabullenmelidir. Bu formülün dışındaki tüm formüller artık miadını tüketmiş olup, devletin bütünlük istinadına zarar vermekten öte hiç bir işe yaramayan atıl formüllerdir. Bu bakımdan, Kürd’lerin demokratik ve kimlik gibi hakları anayasal ölçüde tanınması gereken temel haklardır. Bu haklar, panayır metası gibi asla pazarlık konusu edilemez.

Mustafa BALBAL

10/10/2021-Ankara

Bu makale toplam: 3584 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:10:10:07